Everest: 8.848m.

Everest 1996 - Into Thin Air "Jon Krakauer"...

Yazan: Adnan Salih Gül 

İnsanın fiziksel sınırlarını sonuna kadar zorlayan pek çok aktivite sayabiliriz, düşününce...Aklımıza ilk gelenlerin birçoğu da günümüzde yüzlerce dala ayrılmış spor aktiviteleri. Başa sarmaya başlarsak modern anlamda bildiğimiz spor için antik Yunan’daki Olympia’da mı durmamız gerekir, ya da daha da geriye Mısır’a, Firavun öncesi hanedanlıklar dönemine ve yahut dünyanın öbür ucuna neyin ne zaman başladığı tam bilinmeyen Çin’e kadar geri sarmaya devam mı etmeliyiz bilemiyorum ama ne kadar geri gidersek gidelim,o bol Tanrılı dönemlerle ne kadar empati kurmaya çalışırsak çalışalım, belli kurallar ve organizasyonlar temelinde kurulmuş, adına bugün spor dediğimiz mücadelelerin varoluşunda fiziksel sınırlarını daha üst seviyelere çıkaran kişilerin/grupların birinci olması, kazanması yatmakta. Yüzyıllar içerisinde çeşitlenen spor dallarının kazanma parametreleri de değişiyor elbette; birçoğunda fiziksel gücün hemen yanı başına hatta belki bir adım önüne akıl ve irade, hatırı sayılır dalda yetenek, müştereklerinde kusursuz bir çalışma, olmazsa olmazlardan kazanma arzusu, ortak hareket edebilme becerisi, her daim biraz baht ve daha da niceleri ekleniyor günden güne…Birincisi, kazananı,galibi olmayan, birlikte hareket ederek hayatta kalmanın kazanmak sayıldığı sporlar da var; yüksek irtifa tırmanışı.

1996 Mayıs’ında Everest’te yaşananlar insanın fizyolojik sınırlarının ne denli zorlanabileceğinin en uç örneklerinden biri. Jon Krakauer, ki biz kendisini filmi de çekilen Into The Wild adlı hikayesi ile bilebiliriz, katıldığı bu ekspedisyonda(yüksek irtifa tırmanışı) yaşanan olayları Into Thin Air  adlı kitabıyla insanlara anlattı. Kendisi o ekspedisyona Outside adlı spor dergisine bir makale yazmak için katılmıştı ve tırmanışın sonucu Everest’te o yıla kadar tek günde yaşanmış en yüksek sayıda ölümlü kazayla bitmiş olsa da o makaleyi dergiye göndermekten imtina etmedi. Dergide çıkan yazıdan sonra ise kıyamet koptu. Krakauer kendi ifadesiyle “kurtulanların anıları oksijen yokluğundan, bitkinlikten ve yaşadıkları şoktan dolayı doğruyu yansıtmıyordu.” dese de, makalenin dergide yayınlanmasının ardından birçok hararetli tartışma başladı. Into Thin Air adlı kitabın yazımını da tetikleyen bu tartışmalar, yazarın o Mayıs ayında yaşananları, hayatta kalan bütün tırmanışcılar ile yaptığı detaylı görüşmeler sonucunda, “insan zihninin yüksek irtifadaki güvenilmezliğini” en aza indirerek, doğruya en yakınını anlatabilme ve kişisel söylemiyle de “içini döküp, rahatlama, faciayı geride bırakma” çabası olarak görebiliriz.

1852 yılına kadar Everest ya da ününün betimlendiği şekliyle dünyanın çatısı,  Britanyalı bilim adamlarının XV. Zirve kodlamasıyla, o bölgedeki sıradan bir yükseklik olarak keşfedilmeyi bekliyordu. Hindistan’da bulunan ve o dönemde güneşi hakikaten hiç batmayan Britanya Krallığı’na ait bilimsel araştırma merkezlerinden birinde çalışan Hintli matematikçi Radhanath Sikdar yaptığı çalışmalar sonucunda XV. Zirve’nin deniz seviyesinden en yüksekte kalan kara parçası olduğunu hesapladı. Sikdar’ın hesaplarından dokuz yıl sonra, ölçümler o günün koşulları ile doğrulandığında, Sikdar ve o dönem araştırma enstitüsünde bulunan Sir Andrew Waugh’un ortak kararıyla zirveye kendilerinden bir önceki dönemde enstitüde bulunan ve çalışmaları başlatan Galli Albay George Everest’in soyadını verdiler. Yüzlerce yıldır dağın eteklerinde yaşayan yöre insanları için herhangi bir şey ifade etmeyen bu isim verme çabası onların doğal yollarla verdiği tanrısal isimleri de etkilemedi haliyle; kuzey yamacındaki Tibetliler ona Chomolungma(dünyanın ana tanrıçası), güney tarafındaki Nepalliler ise Sagarmatha(gökyüzü tanrıçası) demeye devam ettiler.

Günümüz bilimsel çalışmalarına göre 60 milyon yılı aşkın süredir orada var olan bu devasa kütlenin yeryüzünde ayak basılabilecek en yüksek zirveye sahip olduğunun ilanı ile dönemin bütün macera tutkunları rotalarını Tibet ve Nepal’e çevirmişlerdi. İlk tırmanış denemeleri dağın kuzeyinde kalan Tibet’ten gerçekleşiyordu, güneyde kalan Nepal ise ülke sınırlarını yabancılara açma konusunda Tibet kadar cesur davranamamıştı. Dağa çıkmak için gelen yabancılar o dönemde, o coğrafyada askeri güçleri,bilimsel çalışmaları ve en çok da ticari faaliyetleri ile söz sahibi olan Britanya Krallığı’nın vatandaşlarıydı. Bu öncül kaşifler ya o bölgede görev yapan askeri personel ya da mali durumu gayet yerinde maceraperestlerden oluşuyordu. 1924 yılının 8 Haziran’ında, adları ilelebet Everest’le beraber anılacak iki İngiliz dağcı George Mallory ve Andrew Irvine, zirve için bulundukları yüksek irtifa kampını terketmişlerdi. Öğle saatlerinde başlayan zirve tırmanışında yoğun sis bulutunun ardında kalan iki dağcıyı kamptan izleyen arkadaşları takip edemez olmuştu. Beklemekten başka çaresi kalmayan kamp ekibindeki dağcılar o gece kampa dönemeyen arkadaşlarının zirveye ulaşıp ulaşamadıklarını da öğrenemediler. Mallory ve Irvine’in zirveye ulaşıp ulaşamadıkları günümüzde de hala bilinmezliğini koruyor, hatta öyle ki Mallory’nin bedeni tırmanıştan ancak 75 yıl sonra, 1999 yılında zirvenin birkaç yüz metre altında bulunurken, Irvine’in bedenine ise hala ulaşılamamıştır. Mallory’nin üzerinde bulunan eşyalardan zirve yapıldığına dair kesin bir sonuç elde etmek zor olsa da konuyla ilgili karşıt görüşler mevcut. Zirveye varıp dönüş yolunda mı öldükleri yoksa hiç varamadıkları mı sorusuna verilebilecek en doğru cevabı ise ikilinin yanında götürdükleri ama hala Irvine’in bedeniyle aynı akıbeti taşıyan Kodak kamera cevap verebilecek tek kanıt olarak bir yerlerde bulunmayı bekliyor. Üzerinden geçen onca seneye rağmen birçok arama çalışması hala yapılmakta ve Kodak firması da kamera bulunursa çekilmiş görüntülerin kurtarılabileceğini söylemektedir1.

1949’a gelinceye kadar sadece kuzey tarafındaki Tibet’ten ulaşılmaya çalışılan yerkürenin zirvesine, Nepal’in o yıl gelin biraz da buradan deneyin teklifiyle güney tarafından da tırmanış denemeleri başlar. Bu teklif çok iyi bir zamanda yapılmıştır çünkü Çin 1950 yılında Tibet’i kendi toprak parçası olarak gördüğünü ilan ederek işgal eder ve komünist rejimin değişmez bir unsuru olarak ülkenin kapılarını yabancı ziyaretçilere kapatır. Artık dağa sadece güney tarafındaki Nepal topraklarından bakılabilmektedir. Denemeler bu yeni rota üzerinden de durmaksızın devam eder ancak keşfinin üzerinden bir asır geçmesine rağmen insanoğlu henüz zirveye ayak basamamıştır.

1953 yılının baharında Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri’nin sınırsız maddi desteğiyle onbeş kişilik bir ekip uzun süredir dağın eteklerinde kamp yapmaktaydı. Başında bir albayın olduğu bu ekipte Birleşik Krallık’tan onbir görevli, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi Yeni Zelanda’dan iki dağcı ve o bölgeyi bilen, hem tırmanış hem de rehberlik yapan yöre halkı Şerpalardan iki kişi vardı. İki buçuk aylık çalışmanın sonucunda hava koşulları da müsait olursa 29 Mayıs günü zirve denemesi planlanmaktaydı. O gün sabahın erken saatlerinde Yeni Zelanda’lı Edmund Hillary ve Şerpa Tenzing Norgay insanoğlunun henüz ulaşamadığı zirve için tırmanışa başladılar. Vücudun yüksek irtifadan kaynaklı fiziksel sıkıntılar yaşamaması, dokularda oksijen azalmasına bağlı rahatsızlıkların en aza indirilebilmesi için iki dağcı da oksijen tüpleriyle tırmanışını gerçekleştiriyordu. Everest’in zirvesine yaklaştıkça havada bulunan oksijen miktarı deniz seviyesinin yaklaşık 3’te 1’ine iniyor, vücudun özellikle düşük hava sıcaklığından dolayı ihtiyaç duyduğu oksijen seviyesi ise deniz seviyesinin de üstüne çıkıyor. Zirve tırmanışlarından önce, haftalarca yapılan aklimatizasyon(yüksek irtifaya uyum) çalışmalarında aynı gün içinde belli bir mesafe tırmanılıp başlanılan noktaya geri dönülerek vücudun bu yetersiz oksijen koşullarına alışması sağlanmakta. Yine de yüksek irtifada yetersiz aklimatizasyon ya da yapay hava desteği olmadan tırmanış yapmak baş ağrısı, baş dönmesi, solunum bozukluğu, kusma, koordinasyon bozukluğu gibi basit ve geri döndürülebilir rahatsızlıklardan başlayıp, müdahale edilmezse ölümcül olabilen akciğer ve daha da ciddi olan beyin ödemine kadar gidebilen bir dizi çok ciddi risk içermekte. Ekip bu riskleri azaltmak için dağın eteklerinde haftalarca süren irtifa uyum çalışmaları yapmıştı. 29 Mayıs 1953’ün öğleden hemen önceki dakikalarında yeryüzünün en yüksek noktasına önce Hillary, ardından da Tenzing Norgay ulaşmış ve 101 yıl süren bilip de ulaşamama, isteyip de elde edememe, görüp de dokunamama hali, şair tırmanışcı John Menlove Edwards’ın deyişiyle “gururlarını bulutların arasında aramayı alışkanlık haline getirmiş insanlar” tarafından sonlandırılmıştı.

Aynı günlerde tırmanışta yer alan kişilerin anavatanı olan İngiltere’de de hummalı bir tören hazırlığı yapılıyordu. Vefat eden babasının yerine geçen Birleşik Krallık’ın  yeni kraliçesi II. Elizabeth için ulusal taç giyme töreni düzenlenecekti. 2 Haziran 1953 tarihinde düzenlenecek törenden bir gün önce dünyanın öbür ucundan radyo dalgaları ile şifreli bir mesaj Londra’daki The Times gazetesinin bürosuna ulaşıyordu. Haber taç giyme töreninin olacağı günün sabahı Londra sokaklarında gazete manşetlerini süsledi. Şifreli mesajı çalıştığı gazetenin bürosuna gönderen genç muhabir Jan Morris o dönemin heyecanını yıllar sonra yazdığı Coronation Everestde (Everest’in Taç Giymesi) şu şekilde aktarıyor;

Bu iki olayın (Everest’e ilk defa çıkılması ve Kraliçe’nin taç giymesi) tesadüfen de olsa aynı anda gerçekleşmelerinin İngiltere’de yarattığı mistik mutluluğu hayal etmek oldukça güç. Bir yandan en sonunda II. Dünya Savaşı’nın zor günlerini geride bırakan, diğer yandan ise imparatorluklarının eriyip, küçülmesiyle birlikte dünya üzerindeki söz hakkını giderek yitiren İngiliz halkı, Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışını bir tür yeni başlangıç olarak görmekteydi. Gazeteler “Yeni bir Elizabeth Çağı” diyordu. 2 Haziran 1953, yani taç giyme töreni, tüm vatansever İngilizlerin kendilerini coşkuyla ifade edebildikleri sembolik bir umut ve neşe günü olmalıydı. Mucizelerin en büyüğü ise, uzaklardan gelen ve imparatorluğun öncülerinin, dünyanın keşfinde arta kalan son noktaya, dünyanın zirvesine ulaştıklarını müjdeleyen haberlerdi…

Bu durum, İngilizler için gurur, vatanseverlik, kaybedilen savaşa dönük bir nostalji ve geleceğe dönük taze umutlar gibi zengin hisleri çalan bir orkestra etkisi yaratmıştı…Yaşı yetenler, o yağmurlu Haziran sabahı taç giyme töreninin Londra sokaklarında gerçekleşmesini bekledikleri sırada aldıkları dünyanın çatısının “kendilerine ait” olduğu haberinin yarattığı sihri hala hatırlar.

İnsanoğlu yeryüzünün en yüksek noktasına ayak basabildikten sadece 16 yıl sonra, 1969 yılında başka bir yere daha ilk defa ayak basacaktı. O yer, dünyanın keşfedilmiş ama bir asırdan daha uzun süre ulaşılamamış çatısından onbinlerce kilometre uzağındaki yörüngesi Ay’dı.

İlk çıkıştan 1996’ya gelinceye kadar Everest’te birçok ilkler yaşandı ve hala yaşanmaya devam ediyor, bunların hepsi dağcılığın kayıtlı tarihinde yazılı olarak yer alan gelişmeler. Ülkelerin zirveye ilk çıkan dağcıları, ilk çıkan kadın, ilk oksijen tüpü kullanılmadan yapılan ekspedisyon, zirve yapan ilk görme engelli tırmanışcı gibi birçok “ilk” bugün kolaylıkla erişebileceğimiz bilgiler2. Bu “ilklere” eşlik eden bir de “enler” var ki bu enlerin belki de en kötülerinden biri 1996 yılında yaşanıyor.

Bu yazıyı yazarken, 25 Nisan 2015’de Nepal’de yaşanan ve maalesef binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan depremin etkisiyle Everest ana kampına düşen çığ ve bir önceki yıl, 2014 Nisan ayında yaşanan çığ felaketlerinden sonra da aynı gün içinde yaşanan en ölümcül olay olarak kayıtlarda 1996 yılının 10 Mayıs’ı. Son iki yılda yaşanan felaketler gibi bir çığ felaketi değil o yıl olanlar, zirve esnasında havanın kötüleşip fırtınaya dönmesi sonucu oluşan ve o esnada zirvede olan, hala çıkış esnasında ya da henüz zirveyi yeni terkedip inişe geçmiş dağcıları yakalayan bir felaket. Kitabın yazarı Krakauer’in de müşterisi olduğu Adventure Consultants Ekspedisyonu ile yine o ekiple beraber hareket eden Mountain Madness Ekspedisyonu’nun zirve yaptığı esnada değişen hava şartları bu iki ekibin tecrübeli lider rehberleri Rob Hall ve Scott Fischer’ın da dahil olduğu birçok dağcının kampa geri dönememesine ve fırtınada yollarını kaybetmelerine sebep oluyor.

Everest’in keşfinden sonra zirveye her yıl artan ilgi yeni ticari faaliyet alanları doğurdu. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Nepal elindeki bu hazineyi değerlendirebilmek için gelen batılı dağcılardan zirveye çıkış ücreti almaktaydı. Ekspedisyonun hangi aylarda yapıldığına ve takımdaki kişi sayısına bağlı olarak değişen bu ücret, o yıl tırmanışcı başına ortalama 10.000 $’dı ve bu para 5400 metre seviyesindeki ana kampın üzerine çıkacak her yabancı dağcı için Nepal’e ödenmesi zorunlu olan çıkış izni ücretiydi. Günümüzde izin ücreti uygulaması hem Nepal, hem de Tibet için hala çok önemli gelir kaynağı, merak ederseniz güncel izin fiyatlarına da internetten ulaşabiliyorsunuz 3. Ticari faaliyet pastasının asıl büyük dilimi ise ticari ekspedisyonlardı. Yüksek irtifa tecrübesi yerine bolca parası olan maceraperestlerden oluşan bu kalabalık grup 1996 yılına gelindiğinde ana kamptaki çoğunluğu oluşturacak hale gelmişti. O yıl Rob Hall’un liderliğini yaptığı ve Krakauer’in de müşterileri arasında olduğu Adventure Consultants Ekspedisyonu’nda sekiz müşteri vardı, 8000 metre üzeri yüksek irtifa tecrübesi olanların sayısı ise yarıyı geçmiyordu. Ekipte Rob Hall da dahil toplam üç rehber ve çeşitli görevlerde (aşçılık,taşıyıcılık,rehberli tırmanış) çalışan onbir Şerpa bulunuyordu. O yıl aynı günlerde dağın eteklerinde kamp kurmuş diğer 15 ekspedisyon takımında da rakamlar hemen hemen aynıydı. Müşterilerin her biri tırmanış için Rob Hall’un ticari girişimine, çıkış izin ücreti de dahil toplam 65.000 $ ödeme yapıyordu. Krakauer’in kitabında belirttiğine göre; felaketin yaşandığı o yıldan önceki son on yılda kar amaçlı ticari ekspedisyonların sayısında çok önemli bir artış görülmüştü. Geleneksel dağcılardan bazıları rehber desteği olmaksızın çok daha kolay tırmanışları dahi gerçekleştiremeyecek kadar tecrübesiz zenginlerin Everest’e çıkarılmasını kendilerine yapılmış bir hakaret olarak görüyorlardı. Diğer bazı eleştirelere göre ise, kutsal Everest zirvesi ticarileşme sonucunda tüm dünyayı kaplayan Amerikan doktrini batağına saplanmıştı. Kitapta daha önce zirveye dört kez çıkmış saygıdeğer rehber Peter Athans’ın konu hakkında “Bazen bir bakıyorsun öyle bir müşterin var ki, zirveye garantili bir bilet aldığını sanıyor. Bazı insanlar Everest ekspedisyonlarının İsviçre trenleri gibi işlemeyeceğini anlamıyor.” dediğinden bahsediliyor. İroniktir ki; Jon Krakauer’in de bu ticari ekspedisyonda müşteri olarak yer almasının sebebi kendisine bu tırmanışta sponsor olan Outside dergisi için  “dağın ticarileştirilmesi ve beraberinde getirdiği sorunlar” üzerine bir makale yazacak olmasıdır.

Ekibin irtifaya uyum sürecinde yaklaşık altı haftasını geçirdiği 5400 metre seviyesindeki ana kampın bulunduğu yeri gözümüzde daha iyi canlandırabilmemiz için belki de en iyi tarifi Everest’e en zor çıkış rotası olan batı sırtından çıkmış Thomas Hornbein’ın The West Ridge kitabındaki şu satırlardan alabiliriz; “Çevredeki koca kayalar buraya inanılmaz güvenli bir hava verse de ayaklarımızın altında yuvarlanıp duran çakıllar bu yanlış anlamayı engelliyordu. Bütün bu buz şelalesi, buzultaş, çığ ve soğuk arasında insanın görüp, duyup, hissedebileceği tek gerçek bu dünyanın insanların yaşaması için yaratılmadığıydı. Ne bir damla su ne de yetişen bir şey sadece yıkım ve çürüme…”. Ekip lideri Rob Hall’un daha önce defalarca başarılı olmuş tırmanış planını en kısa şekliyle açıklamak gerekirse; müşteriler kişiden kişiye değişen fiziksel durumlarını yüksek irtifaya uyumlu hale getirebilmek için ana kamp merkezinde geçirecekleri sürede gün içinde çeşitli çalışmalar yapacaklardı. Hergün belli bir mesafe irtifa kazanılacak ve o irtifada efor sarfedilecek, ancak gün sonunda tekrar ana kampa dönülüp orada gecelenecekti. Dinlenme günleri de vardı ve o günler genelde dağcılar vücutlarını hem dinlendirip hem de uyumun ne durumda olduğunu görebilmek için dinliyorlardı. Müşteriler bu tip bir hazırlık döneminden geçerken onlar için çalışan emekçi Şerpalar ise ana kampın üzerinde birbirlerinden yaklaşık 650 metre dikey yükseklikteki ara kampların hazırlıklarını yapacaktı. Dördüncü ve zirveden önceki son kamp olan 7925 metredeki kampa kadar yiyecek, ocak yakıtı, tıbbi malzeme ve diğer bütün gerekli malzemeler onlar tarafından depolanıyordu. Ana kampın terkedilme zamanı geldiğinde ekspedisyon rehberleri müşterilere ve tırmanış Şerpalarına kesinleşmiş planı ayrıntıları ile açıklayacak, ara kamp geceleme tarihlerini, zirve için planladıkları günü ve hatta saati deklare edecek ve karşılığında da müşterilerden fiziksel uyumları konusunda bilgi alıp, devam edip edemeyeceklerini öğreneceklerdi. Gruptaki herkesin yüksek irtifaya verdiği tepki farklı oluyor, alışma süreleri ya da alışıp alışamayacakları günler içerisinde netleşiyordu. Ana kamptaki yüksekliğe bağlı olarak basıncın düşmesi, havanın seyrelmesi ve deniz seviyesine oranla yarı yarıya  alınabilen oksijen miktarı fizyolojik sınırların test edilmesi anlamını taşıyordu. Nefes darlığı, uyku düzensizliği, mide problemleri, halsizlik hemen hemen herkesin başına gelen ancak belli süreler sonucunda azalması gereken belirtilerdi. Ana kampın üzerine çıkacak herkes bu açıdan kendinden sorumluydu, belirtilerde azalma görülmeyen ya da daha yükseklerdeki ara kamplarda tekrar eden bu rahatsızlıklar o kişi için zor da olsa geri dönüş, zirveden vazgeçme anlamı taşıyacaktı. Ekspedisyon lideri Rob Hall’un deyişiyle; “Yeterli azme sahip herkes zirveye çıkmayı başarabilirdi, ama işin püf noktası sağ salim aşağı inebilmekti.

Zirve günü olan 10 Mayıs’tan önceki gün, öğleden sonra, Rob Hall’un takımı diğer birkaç ekspedisyonla beraber dördüncü ve son kampa ulaştı. Müşteriler ve geri kalan birçok rehber dağcı, Şerpaların “İngiliz havası” dedikleri oksijen tüplerini bir önceki gece dinlendikleri üçüncü kamptan beri kullanıyordu. Yaklaşık 50 kişilik kalabalık bir grup olarak ulaştıkları 7925 metredeki son kampta gece yarısına kadar dinlenecek ve eğer hava koşulları müsait olursa geceyarısı zirve yürüyüşüne başlanacaktı. Geçtiğimiz haftalar boyunca Şerpalar dördüncü kamp geçidine 163 kg ağırlığında 55 adet oksijen tüpü taşımıştı. Bu miktarda yapay hava toplamda üç rehber, sekiz müşteri ve dört Şerpa’dan oluşan ekibin sadece tek bir deneme yapması için yeterliydi. Geceyarısına gelindiğinde üç farklı ekspedisyona ait toplam 33 dağcı gökyüzündeki yıldızların aydınlattığı zirve için yürüyüşe başlamıştı. Zirve tırmanışının ilk saatlerinde fiziksel yeterliliği daha fazlasına izin vermeyen dağcılardan geri dönenler oldu. Bu, kişinin öncelikle kendi vermesi gereken bir karardı ancak yüksek irtifaya bağlı birçok etken bu kararı sağlıklı vermeyi de etkilediği için gerekli görüldüğü noktada rehber dağcıların da müşteriler hakkında dönüş kararını vermesi gerekiyordu. Devam edebilen dağcılar için en önemli iki noktayı ekip rehberleri kamptan ayrılmadan önce net şekilde belirtmişti. Birincisi; tırmanış esnasında ekip üyeleri arasında belli bir mesafeden fazla farkın açılmaması gerekiyordu. Bu kural kritik noktalarda karar vermesi gereken lider rehberlerin ekiplerini kontrol altında tutabilmeleri için çiğnenmemesi gereken en önemli kuraldı. Tırmanış yapan iki dağcı arasındaki fark 35 metreyi kesinlikle aşmayacaktı. İkinci önemli nokta ise; her ne olursa olsun, zirveye ulaşılsın ya da ulaşılmasın bir geri dönüş saati belirlenmişti ve buna herkes uymak zorundaydı. Bu kadar yaklaşmışken geri dönüş kararını doğru bir şekilde almanın en zoru olduğu söyleniyor; Everest tutkusunun kana karıştığı ilk andan itibaren başlayan onca hazırlık, sevdiklerini, işini, konforunu bırakmak zorunda olduğun minumum iki ay, kişi başı harcanan yaklaşık 70.000 $ ve hepsinden de öte eğer zirveye ayak basamazsan yine yeniden deneyecek olmayı bilmek, hissetmek. Dönüş saati 14:00 olarak belirlenmişti, bu saatte henüz zirveye ulaşılmasa bile geri dönüş yapılması gerekiyordu. Dağcıların tırmanış esnasında kullandıkları oksijen tüplerinin içindeki yapay hava onları zirveye kadar taşıyacak ve dönüş yolunda da, giderken karın altına yerleştirdikleri ve onları dördüncü kampa kadar taşıyacak son tüpleri alacaklardı. O gün yaşanan tek aksilik havanın zirve tırmanışı esnasında fırtınaya dönmesi değildi, sadece bununla kalsaydı sonuçları bu kadar feci olmayabilirdi de. Ticari ekspedisyona katılan müşterilerin performansları irtifa arttıkça düşüyor ve dağcılıkta çok önemli olan beraber hareket etme kuralı sebebiyle grubun genel tırmanış temposu düşük performanslı tırmanışçıların temposuyla eşitleniyordu. Zirveye yaklaştıkça iyice belirginleşen düşük tempo, hem tehlikeli olabilecek insan trafiği yaratıyor, hem de zaman kaybına sebep oluyordu. Jon Krakauer bu düşük tempolu grubun en önünde yer alıyordu ve belli bir süre sonra aradaki mesafenin ne olduğunu önemsemeden, geride kalanları beklemeyerek, devam etmek zorunda olduğunu hissetti. Diğer ekspedisyon liderlerinden biri olan, tırmanışını oksijensiz gerçekleştiren efsane Kazak dağcı Boukreev ve yine onunla beraber hareket eden iki tırmanışçıyla beraber ana gruptan kopup zirveye ulaştığında saat 13:12’yi gösteriyordu. Çocukluk hayalini gerçekleştirmişti, zirvede eğrilmiş alüminyum bayrak direğiyle çevrelenmiş bir buz parçasının üstünde duruyordu.

 “Bir sıra Budist dua bayrağı rüzgarda çılgınca dalgalanıyordu. Çok aşağılarda, daha önce hiç görmediğim çorak, kül rengi Tibet platosu ufka dek uzanıyordu.

Krakauer yıllardır hayalini kurduğu, aylardır varmaya çalıştığı zirvede beş dakikadan daha az bir süre kalmış ve saat 13:17’de işin daha zor kısmı olan inişe başlamıştı. Birbirine geçmiş ekiplerin yarattığı tırmanış trafiğine takılmış, tek hat üzerinden güvenli şekilde geçilmesi gereken sırtlarda önceliği tırmanışa devam eden dağcılara vermişti. Rob Hall’un mutlak uyulması gereken geri dönüş saati gelmiş olmasına rağmen, Hall dahil birçok tırmanışçının hala zirve yolunda olduklarını görüyordu. Yaşanan kalabalıkta önceliği çıkış yapanlara vermiş olması kendisine bir saatten fazla zamanın ve daha da değerlisi, sırtında taşıdığı tüpün içindeki yapay havanın kaybına sebep olmuştu. Kara gömdüğü, geri dönüş için kullanacağı son tüpüne ulaşacak seviyeye kadar henüz alçalamamış, oksijen yetersizliği baş dönmesi ve bayılma korkusu yaratmaya başlamıştı. Yine de, kendisini mantıklı düşünmeye, doğru adımı atmaya zorlayarak alçalmaya devam ediyordu. Görüş mesafesini azaltan, hafif bir kar yağışı başlamıştı. İniş esnasında belli aralıklarla hem kendi ekspedisyon takımından hem de diğer ekip üyelerinden zirve yapamadan dönme kararı alan tırmanışçılarla karşılaşıyordu. Çoğunda tüplerindeki havanın azalmış ya da bitmiş olmasından kaynaklı yüksek irtifanın ağır belirtilerini görüyordu. Bazılarında bu belirtiler dönüş yolunda ilerlemelerini imkansız kılacak hale gelmişti. Krakauer zor da olsa yoluna devam etme azmini gösterebildi, dinlenmek için dar, eğimli bir sete oturduğunda kulakları sağır eden bir patlama sesiyle ayağa kalktı. Son iki saattir yağan kardan dolayı bir çığın üstteki yamaçlardan koptuğunu sandı, ama dönüp arkasına bakınca hiçbir şey olmadığını gördü. Ardından bir patlama daha oldu ve dünyanın çatısının üzerindeki sonsuz gök bir anlığına aydınlandı. Fırtına başlıyordu…

Sıradan yorgunluğun öyle ötesindeydim ki garip bir biçimde kendimi vücudumdan koparılmış hissediyordum. Sanki her şeyi yukarıdan bir yerden izliyordum. Yeşil bir hırka giydiğimi hayal ettim. Fırtına hissedilen sıcaklığı -57 dereceye düşürmüş olsa da içimde rahatsızlık veren bir sıcaklık belirmişti.

Krakauer 10 Mayıs akşamı hava karardıktan hemen sonra dördüncü kampı bulup, çadırına dönmeyi başarmıştı.  Tamamen tükenmişti ama yine de kendisini çadırının içine bırakıp, kapının fermuarını çekebilmişti. Herkes için işlerin yolunda gitmediğini, fırtına yüzünden dağda mahsur kalan, yolunu kaybeden 19 insanın yaşamak için umutsuzca çırpındığını ise ertesi sabah arkadaşı tarafından uyandırıldığında öğrenecekti. O akşam başlayan ve günlerce süren fırtınanın ilk saatlerinde bazı dağcılar imkansızı başarıp kampın yolunu bulabildiler. Kampa dönebilenlerden çoğunun durumu sağlıklı olmaktan hayli uzak olsa da, halen bu durumları için çok riskli sayılabilecek çok yüksek irtifada olsalar da, fırtına devam ettiği sürece 7925 metredeki uçuşan çadırlarından çıkmamak onlar için yapılacak en doğru tercihdi. Fırtına, ne aşağıya ne yukarıya ilerleme izni vermiyor, saatler geçtikçe yukarıda kalanlar için yaşam umutları tükeniyordu.

Kampa geri dönemeyen, saatlerce fırtınanın içinde kalan ondokuz kişinin durumunu, hangi ticari ekspedisyonun rehberleri, Şerpaları veya müşterileri olduğundan bağımsız, üç ayrı grup olarak özetleyebiliriz. İlk grup; zirveye ilk önce varıp dönmeye başlayanlar. Bu ilk gruptan sadece rehber Andy Harris geri dönemiyor. Bize bu felaketi anlatan Krakauer’un da olduğu bu grubun şansı fırtınaya yakalandıkları zamanın neredeyse dördüncü kampa ulaştıkları zamana denk gelmesi. Bu en şanslı grupta bile rehber dağcı Andy Harris’in başına ne geldiği, nerede kaybolduğu uzun bir süre aydınlatılamıyor. Daha sonradan anlaşılıyor ki Harris fırtınanın içinde kalmış olmasına rağmen yukarıda kalan arkadaşları için oksijen tüpü taşımaya karar veriyor ve neredeyse vardığı dördüncü kampa inmek yerine yönünü tekrar yukarı çeviriyor. İkinci olarak ise zirveyi bu ilk gruptan yaklaşık bir saat sonra terkeden grup geliyor, burada da iki rehber, iki Şerpa ve yedi müşteri var. Bu grup, fırtınanın en şiddetli olduğu anda zorlukla da olsa alçalmaya devam ediyor, ancak gruptaki müşterilerden bazılarının durumu yürüyemeyecek hale gelince durmak zorunda kalıyorlar. Asıl sorun şu; fırtına o kadar şiddetli ve görüş mesafesi o kadar düşük ki, zaman zaman kendi ayaklarını bile göremediklerini söylüyorlar, normal rotadan çıkmış durumdalar ve kampın nerede olduğuna dair hiçbir fikirleri yok. Birbirlerine sokularak fırtınanın biraz olsun dinmesini bekleyen bu grupta oksijensizlik ve aşırı yorgunluğa bağlı birçok sorun ortaya çıkıyor. Dönüş rotasının yaklaşık 300 metre doğusuna kayan bu grupta bulunan müşterilerden dördünün durumu çok ağırlaşıyor. Geceyarısı, bir an için fırtınanın biraz dinmesinden faydalanan iki rehber kampa gidilip yardım getirilmemesi durumunda herkesin tahmin edilen sonla karşılaşacağına eminler. Müşterilerden halen sağlıklı düşünebilen birinin gitmeleri gereken yön konusundaki ısrarlarına, başka şansı da kalmayan grup rehberleri uymak zorunda kalıyor ve durumu yürüyemeyecek kadar kötü olanlara da yardım getirebilmek amacıyla yola çıkma kararı alıyorlar. Altı kişi olarak karanlığa doğru yola çıkanlar arkalarında da yardım bekleyen beş kişiyi bırakıyorlar. Fırtınayla beraber hissedilen sıcaklığın -75 dereceye düştüğü geceyarısı, saat 00:45’de, 7925 metre yükseklikteki dördüncü kampa ulaşmayı başarabilenler acilen çadırlara alınıyor. Kalanların nerede olduğunu tarif ettikleri, ilk grupla beraber herkesten önce kampa dönen tecrübeli Kazak dağcı Boukreev ise fırtınanın deli gibi uğuldadığı karanlığa dalıyor. Gecenin karanlığında, fırtınanın ortasında ilerleyen Kazak dağcı, tarif edilen yere vardığında kendisini çaresizlikle bekleyen beş kişiden ikisinin taşınamayacak kadar ümitsiz olduğuna karar veriyor ve kalan üç kişi ile kampa dönüş için yola çıkıyor. Vazgeçilmek zorunda kalınan kişilerden Japon müşteri Yasuko Namba’nın hayatı orada son buluyor ama oradaki diğer kişi Beck Weathers gerçek bir mucize olarak birçok tıp dersine konu oluyor, hakkında seminerler düzenleniyor ve hala bizzat kendisi konuşmacı olarak birçok organizasyona katılıyor. Weathers’ın mucizesi için ona geri döneceğiz ama ondan önce kalan son grubun durumuna da bakalım; bu grup, en tecrübelileri, lider rehberler grubu diyebileceğimiz grup, en arkadan geliyorlar, belki bütün ekibi toparlayabilmek, geride kalanları taşıyabilmek, tırmanışa hakim olabilmek için ama o gün için en arkada kalmak en talihsiz durum oluyor. Kesin dönüş saatini koyan, lider rehber Rob Hall’un da dahil olduğu bu ekip, fırtınaya olabilecek en kötü yerde, zirvede yakalanıyor. Bir önceki yıl da zirvenin hemen altından dönen müşterisi Amerikalı Doug Hansen’i zirve için yukarı taşıyan Rob Hall kendi koyduğu kurallara kendisi de uymuyor, zirveye iki saatlik gecikmeyle saat 16:00’da varabiliyor. Diğer ekspedisyonun lideri Scott Fischer’da yanında en tecrübeli Şerpası Lopsang ile hemen hemen aynı saatte zirvede ve fakat çok ciddi yüksek irtifa rahatsızlığıyla boğuşuyor. Fırtınanın başlamasıyla zirvenin hemen altına sığınan bu ekip, taşıdıkları yapay havanın tükenmesi ile tamamen büyük bir kaousun içine sürükleniyor. Şerpa Lopsang, Fischer’ı belli bir yere kadar kendisiyle beraber taşırken, Doug Hansen daha fazla devam edemeyecek hale geliyor. Rob Hall, Hansen’i bırakmak istemediği için birçok defa telsizle dördüncü kampa yardım çağrısında bulunsa da, bulundukları konum ve fırtına sebebiyle o noktaya herhangi bir yardımın gelmesi imkanlar dahilinde olmuyor. Şiddetli fırtınanın ortasında belli bir mesafeye kadar alçalabilen Lopsang, Fischer’ı daha fazla taşıyamıyor ve durup yardım istemek zorunda kalıyor. Ancak onlar için de durum aynı, yardımın gelmesi o hava koşullarında maalesef imkansız. Dead zone denilen 8000 metre üzerinde, seyrelmiş havada oksijensiz geçirilen saatlerin insanın hayatına son vermesi için fırtınaya, soğuğa ya da gecenin karanlığında deli gibi esen dondurucu rüzgara ihtiyacı yok. Geçen saatler içinde Doug Hansen ve Scott Fischer kendilerini Everest’e teslim ederken, Şerpa Lopsang kampa dönüş yolunu bulabiliyor. Daha önce defalarca Everest’e çıkmış ve belki de o yıl dağın eteklerindeki en tecrübeli dağcı olan Rob Hall, zirvenin hemen altında sığındığı yerde, -75 derecede geçirdiği gecenin ardından ana kampla ve dördüncü kampla kurduğu birçok telsiz irtibatında daha fazla hareket edemeyeceğini belirtiyor. Telsiz görüşmelerinde kendisini aşağıya inebilmesi için cesaretlendiren birçok dağcı arkadaşının ısrarına rağmen Rob Hall’un son isteği ülkesi Yeni Zelanda’da, iki ay sonra doğacak bebeklerini bekleyen sevgilisi Jan Arnold’la veda görüşmesi yapmak oluyor. Ana kamptan bağlanılan uydu telefonuyla yaptırılan bu görüşme Rob Hall’dan duyulan son sesler olarak kayıtlara geçiyor. Mucize adam Beck Weathers’a tekrar dönecek olursak; kendisinin durumu, nasıl kurtulmuş olabileceği, hayata nasıl tekrar geri döndüğü halen bilimsel olarak bütünüyle açıklanamıyor. Günlerce o yüksek irtifada, oksijensiz şekilde, fırtınada dışarıda kalan, kendisinde herhangi bir yaşam umudu görülmediği için ölüme terkedilen Weathers’ın saatler sonra, tamamen donmuş vücudunu kendi gücüyle nasıl dördüncü kampa taşıdığı pek tabi kendisinin de hatırlayamadığı mucizeler. Hatta donmuş ayaklarının üzerine basarak vardığı dördüncü kampta onu ilk görenler kendisini porselen adam diye tarif ediyor. Weathers kendi ayaklarıyla vardığı dördüncü kampta dahi, nasıl olsa ölecek denilerek tek başına bir çadıra yatırılıyor ve son saatlerinin konforlu geçirilmesi sağlanıyor. Fırtınanın sürdüğü o geceyi de kimsenin beklemediği bir şekilde atlatan Weathers inanılmazı başarıyor ve hayata yine tutunuyor. Ertesi gün dağcı arkadaşlarının yardımıyla, zor koşullarda 7925 metreden alçalarak üçüncü kampa getiriliyor. Dünyada en yüksek irtifada yapılan tıbbi müdahaleye de konu olan Weathers, üçüncü kampa tahliye için indirilen bir helikopterle Katmandu’ya, hastaneye sevk ediliyor.

Ekspedisyon lideri Rob Hall’un bedenine ancak 12 gün sonra ulaşıldı. Beck Weathers gibi birçok uzvunu kaybetmiş olsa da hayatta kalmayı başarabilen insanların mucizevi kurtuluşlarının da yaşandığı 1996 yılının Mayıs’ı, Everest’te o yıla kadar  yaşanan en kötü gün olarak dağcılık tarihine geçti. O gün yaşananlar, fırtınanın içinde saatlerce kalan bu iki ticari ekspedisyondan beş kişinin hayatına maloldu. Aynı gün, aynı saatlerde, dağın kuzey yamacı Tibet tarafından zirveye ulaşmaya çalışan üç Hintli dağcı da fırtınanın içinde kalıyor ve benzer şekilde bedenlerini ilelebet Everest’e teslim ediyorlardı.

Yaşanan bunca ölüm ve acı, özellikle de yakın tarihimizde Everest ana kampta yaşanan ve en az 36 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan çığ faciaları ünlü İngiliz Himalaya kaşifi Eric Shipton’un Upon That Mountain’de kaleme aldığı şu satırlarla belki daha iyi anlaşılabilir.

“…Belki de her şeyi mekanik gelişmelerle kolay yoldan fethettiğimiz bu modern çağda, kramponlarımız ve lastik ayakkabılarımızla biraz fazla kibirlendik. Ama kozların hala dağın elinde olduğunu ve sadece o izin verdiği zaman başarabileceğimizi unuttuk. Zaten dağcılığı çekici kılan da bu bilenmezlik değil mi?”

KAYNAKÇA

Krakauer, Jon, “Into Thin Air”

Çeviri: Emre Tüzer / Hadi Emre Haydaroğlu 

Doğan Kitap - Kasım 2006

1-http://en.wikipedia.org/wiki/George_Mallory

2-http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=187527

3-http://www.alanarnette.com/blog/2014/02/14/new-everest-permit-fee-system/

FOTO KAYNAKLARI

  • Jon Krakauer

http://www.jonkrakauer.com/

  • Radhanath Sikdar

http://i.colnect.net/images/f/540/819/The-Great-Trigonometrical-Survey---Radhanath-Sikdar.jpg

http://tysonpopplestone.com/the-announcement/

  • Everest Ana Kamp

http://www.nepalhimalayatrek.com/destination/nepal/trekking/everest-region/everest-base-camp-trek.html

  • Rob Hall and Jon Krakauer - Into Thin Air Illustrated Edition 

http://www.mountainsoftravelphotos.com/References/TopMountaineeringBooks.html

  • Anatoli Boukreev

http://en.wikipedia.org/wiki/Anatoli_Boukreev

  • Beck Weathers

twitter     instagram     soundcloud